27 Ağustos 2009 Perşembe

Oruç da acıkır.....



Oruç, hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde, dinç ve genç tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak geldi. Mademki geldi, onu iyi tanımak gerek.
Oruç, boş bir çerçeve olarak veya bir mevsim gibi sadece tabiatın bir parçası olarak gelmedi. Tarihin bir parçası olarak geldi. Dolu geldi. Kendindekini boşaltacak. Giderken de dolu gidecek. Dolu gitmeli.
Her yılın orucu, büyük oruç kitabına, sabırla ve meleklerin üslubuyla işlenmiş bir sayfa bir yaprak gibi eklenir.
Taşların, ağaç kovuklarının, toz zerrelerinin bile, en keskin bir hafızayla şahitlik yapacağı büyük hesap gününde, şüphesiz, Oruç Kitabı, en büyük şahitler arasında, dosyasında en çok belge bulunduran suç ve sevap araştırıcıları arasında görünecektir.
Demek ki oruç çağımıza, göklere mahsus nişanlarla donanmış büyük ve yetkili bir şahit olarak geliyorlar ve geldi.
Siz inanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla...
Çünkü onda ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan sağken bile ölümle karışıktır. Biz hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken hayat, ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür.
Toplumun yaşayışı da böyle... Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat - ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir, insan gibi brüt diri değil!
Evet. Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve ab-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur'an sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi, yani cihattır.
Ve orucun da iftarı vardır. Oruç, müminin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında, işte sayıldığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur.
Yalnız, insan orucu özlemez, oruç da insanı özler. Ramazan ayı gelince, sılah-ı rahm edenler gibi, melekler bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç insana acıkır ve koşar gelir.
Oruç geldi, öyleyse oruca yiyecek taşımalı, su sunmalı, orucun lambasını yakmalı, örtüler atmalı üzerine ki geldiğinden daha zengin gitsin. Verdiğinden daha çok alsın. Yanına gideceği eski oruçlara katacağı, söyleyeceği çok şeyler bulunsun.
Çağımız Müslümanlarının portresini eski müminlerin portelerinin yanına çizecek ya, bizim öyle bir portremizi çizsin ki, ileride gün olur ki, o portreyi bize gösterirler, utanmayalım ondan o zaman.
Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.
(Sezai Karakoç, Sütun, Diriliş Yayınları, 3. Baskı)

12 Ağustos 2009 Çarşamba

HİFA HATUN....

Medine'nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler. Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi eşiğine cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?
Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp- "Ey Allah'ın Resûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene."Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'gündüzlerioruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar. "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der. Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.
Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb'de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece Allahü Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "Benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var." Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allahın Resulü en iyisini bilir" cevabını verir.Efendimiz onlara "Ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü Teâlâyı göreceksiniz!"Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "O ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!" Allahü Teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"

ŞİMDİ DÜNYA EN SON BAKIŞIM KADAR AĞLAMAKLI Aynalarda aranmıyor insanTanınmıyor bir bakış öncesi yüzümHani gözümün kuru yeşiliHani o saçlarımda rengini bulan siyahöfkenin kızılıİhanetin sarısıUtangaç mavi nerdesiniz Kim bu başımızda duran Beyaz sarıklı adam… Tebessümün utanır dudaklarında Umut deşiren kirli çocuk.Yüzünde bir ömrün kiriEsbapları kaç elin ter kokusunda renk vermişEfendi bir serseri. Bazen göz yaşlarımla ağlayan bir çocukBazen kinimle büyüyen dev.Bir bebeğin giyotin çığlığı gibiBir avuç fanus içinde çırpınan zavallı. Ve her şeyi çizdim!Yaşamayı göze almış koskocaman bir ömrüUcuz çaputlara sardılar.Lanet şehirKahır okumaktan kahroldum.Yazmaktan artık okunmazımArtık yanmazım ,yalnızım,Tanınmazım
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu sırada bir çadırda kalıyor. . Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor. Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur. Lâkin ümitsiz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye... Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz seviyeye ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır: "Derdi olan neylesin?" Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: "Derdi neyse söylesin." Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler: "Korkuyorsa neylesin?" Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: "Hiç korkmasın söylesin." Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur. Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince, cariye bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle: "Efendim..." der. "Cariyeniz..." ve cümlesini tamamlayamadan "Allah!" diye feryad ederek yığılıp kalır. Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der: "Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür."
"Musluman ahlaksızlıgın çöplük teskıl ettıgı yerde bır gül gıbı bıtebılır.musluman kufrun zulmetınde bır kıvılcım gıbı parlayıp hal lisanıyla:"Sen karanlıksın ben nurum!"dıyıp varlıgını ortaya koyabılır.Hatta bu kıvılcım gunah tohumlarını tutusturup, buyuk yangın cıkarabılır....."

Yerküre üstünde bir filistin kenti.....

her gece yeni sayfalara gebe..
dualarım mazeretlerim
ortadoğu tanklarında şehit veriliyor..
senin için dertlere bürünüyorum.
çekme rahmetini çorak gönüllerden..
tutunduğum her yer sana varacak
gücüm sensin aşkına kurbandır yüreğim....

bırakma bu kentte bizi sensiz
al yanına yer küreye kan verenlerini ...
ey kendisi için dertlere büründüğüm!
sedef sedef kokularını getirir rüzgar...
Kudüs’ün çorak çöllerine yeminleşirdik
senin için buralardan göçmemeye ..
kıl bizleri gündüzlerine gecelerine
yüreklerimizin kendisi için alevlerle harmanlandığı
yıldızları kayan gece bir kez daha çöküyor..

Şehr-i Kudüs’e duyduğum
sadece bir kaç ikaz atışı ..
yine bir göç var barut kokan
yine kentlerden dağlara hicretler başladı..
bir mahalle daha yok oluyor
ardı kesilmeyen alevler vurdukça
bir mahalle daha yok oldu...sabaha yığınları kaldı
tüten ocakların yine bir çocuk taşındı..

göğe kaldırıldı yumrukların üstünden
büyük yeminlerin verildiği kavislerde ..
tüm annelerin sükut ve sabrıyla erdi
yerküre ve gök fenafillah mertebesine...!
bir insan kayıtsız zulümler zulmüne
yerküre denilen bu değirmende..

Hakan özbek

11 Ağustos 2009 Salı


Kudüs Yüklü bir hasret sardı beni..Ellerimi yorgun kılan attığım taşlar değil,Kan tutmuş bir şafakta kelepçeli kollarıma inen taşlardır..Camları kırılmış pencermeden birde soğuklar hırpalar vücudumu.. Uçan turnalar değil artık gökyüzünde..İki kaşımın ortasında güneşler söner.. Kudüs düşlerim günboyu..Acımasız bir alev aydınlatır gökyüzünü,Nükleer başlıklı füzeler petrol kokan sömürü saatleridir çalan..Wasinghton merkezli cinayetleri perdelenmiş ihanetleri kim seyreder ?.. Ne der ?..İşte lekeli bir çağda..Gazze şeridinden bir çocuk ateşten bir çiçek sunar..Muhacirler kampına dönen ey kalbim konuğun kutludur.. Eylemden geri durmuşluğumun kuşatılmışlığı altında ezildiğim günlerde suçluyum..Kudüsüm ! Benden çalınan sevgili Kudüsüm..Şimdi senden uzağım uzak..Ve Ateş çemberinde ruhum, dünya sunulur bizlere hergün...Kanatlarını kan sularında yıkamış bir kuş gibi tüm vahşetlerini tezgahına sermiş..Batı Şeria, Gazze, Kudüs, Beyrut derken Ortadoğu sokaklarında kumtaneleri çapında yahudi virüsleri..Mescidi Aksa kalır gerilerde yanmış ,yenik ,kuşkulu hüznündeler senelerce.. Ah Davut oğlu Süleyman bak ne halde mabedler, emrine amade kılınmış rüzgarları gönder..Yapılan kazılardan kesik kesik kan sızıyor, arz sallanıyor duyuyorum..Toprağın damarı çatladı kan kaybediyor..Ah seni kimselere anlatamam.. bir gün yıkılırsan korkarım darılırsın bana... İki gözüm ondan değil mahşerde hesaptan korkarım..Acıların intiharlara kayıtlıda olsa ey gerilla doğrul..Varsın hergün ölümlerle geçmesin günün..Bir atlı geçecek ordan..İnan üzerinde selahattinler taşıyan..Kanayan alnına mendilini uzatıcak bir atlı.. Çünkü biliyorum acılı bir sevda gibisin seni terk ettiğimden beri..İstersen sor odamda ki asılı duran resmine sadece bakıp ağlıyorum ellerimde dualarım..Dertlerini ağlatan yanlarınla sundun bir kez daha..Uyuyamam artık uyusam çığlıklar kırmızı renk olur düşlerime..Niçin kafir yunan zindanında ömür boyu mahkum AHMET YASİN..İnsanları sormuyorum ben karşı duracak..Biz neredeyiz ey çağdaşlar,demokratlar,Madrid satılmışları.. Mutlu aile yuvanızda çaylı,çerezli pastalı,börekli sıcak soba başlarında renkli görüntülü,uydu antenli ekranlarınızda doya doya seyredin..Her akşam filistinde bir çocuk göğsü kalbura çevrilmişte bir taşla kapanmış toprağa.. Kılınız kıpırdamasın insancılık, demokrasi havariliği yapın acıyın vah vah deyin kınayın demeçler verin...Sahi !..Siz lafla peynir gemisi yürütenler önce insan olun insan..Ölüme ölümlere bir anlam getirin !!.. İnancı Kuşanmak
Hakikat iki kişiye muhtaçtır: biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.

YORUMSUZ....


YİTİK ÖZNE 'YE..........


Ve yollarında örmüştüm saçlarımı İstanbul....mahşere saklamıştım sancılarımı.......


Kırışık çığıltılar,devrik bestelerin takırtısı kök salmıştı çamurumda
Tabutumun diz çöktüğü yabani yol,ahdimin yılgınlığıydı.
Ve Sen İstanbul!
Köprü köprü , kemer kemer yürüyordun kanı deli ırgat çocukluğuma
Demir attın bana İstanbul
kemirdin slogansı kalabalıklığımı…

Plastik umut salgılayan oyuncaklar savaştırılıyordu avucumda
Ve sen İstanbul!
Sıyrılıp hışmından ana kucağı gibi filizleniyordun bağrımda.
Aşka vedaların önüne geçip yalan harfleri
bir bir idam etmek yürek davalarında

Kapı tokmağına destansı sevdaların mührünü vurmak;
günahlarımdan arınmak adına.
Ve gürlemek, velud göğsüne yaslanan siyah çelenkli , hayın bakışlara
Yağız duvaklı korkularına çığ gibi kükretebilmek kahrımı!

Sebebimdir İstanbul bunca yangının onca hıçkırığı…
Ve Sen!Körpe yumruğumla gömüldüğüm Vefa’msın.
Ölümü deşip diri surlarını giyindiğim diyârsın!
Yalın ayak , kirpiklerinde süründüğüm ân , beni anlarsın

Teneffüssüz kalır hüznüm İstanbul!
Ya Bâb-ı Kız Kulesi’nde prangaladığım sırrım…
Ketum hasretimin yıldırımlarını rahminde taşır mısın?…
Ağlarsan , göz yaşlarını yüreğime damıtır mısın İstanbul!
Ve bir ah…

Gül-diken mahkemesinde
mihribanî dudaklarımdan bengisu fışkırtabilsem
Mahbes yokuşlara,maskeli suretlere utancı tükürsem
ve mâbed diyarına göçsem
O diyar “Sen” olsan;
dingin, iffetli nağmelerinin hıfzında tütsem…

Ve sen gitmesen benden İstanbul!
Gitme Sen…
Senle yaşayıp, senle ölmeye,
senle “gül” bitmeye hükümlüyüm ben!
Ve yollarında örmüştüm saçlarımı İstanbul!
Mahşere saklamıştım sancılarımı…
Bırakma beni…
Ne olur “gitme!”de…

Ey filistin çiçeği boynumuz bükük sana karşı........


Gölgelerimizden kan sızdı
Gözlerimize hapsetti gözyaşını Filistin çiçeği
Her haykırışı bir dağ gibi
Her duası çiğ tanelerinde filizlenen ebabil kuşu
Kanat çırptı üzerine konan kelebekler namütenahiye
Parçaladı yürekleri kurşun kurşun…

Toprak kokulu evlerde çığlık çığlık hüzün
Yıldızlara asılan rüyalar ve yerde serili bedenler
Soluğuna aşk dolamış toprağı
Suyuna hicran yaraları set çekmiş
Yağmuru olmuş gözyaşları
Kara taşlar basılmış bağrına Filistin çiçeğinin…

Sükûnetin uçurtmalarda Filistin çiçeği
Hıçkırık seslerin susmaz mahzenlerden
Şarapnel savururken makineler
Ebabil dualar yeşerir yüreklerden…

Uzaktın oysa menzile
Köleliğe maruz bırakılan esirler gibi solgun
Acizlikten bükülür boynun
Sevdan taşıyamaz korları
Yaprakların her mevsim güzü görünce
Alev alev süzülmüş dirilişe
Kucağında kaybetmiş tohumunu anneler
Tutsak kalmış gözyaşına Filistin çiçeği…

Ölmeden önce ölüm ölüm kanat çırptı kelebekler
Ağlamadan titremeyi öğrendi analar
Pıhtılaşan kandan ev yaptı çocuklar
Sapanlar oyuncağı olarak kaldı ceplerinde
Mermilerle misket oynadılar
Babaları zindanlardan göçtü aşkın öte kıyısına
Vuslat notaları ağıtları,
Bomba sesleri türküleri oldu…

Serçelerin vuruluşu yangınların kıvılcımı
Fecirlerin umut huzmesinde tüter barut kokuları
Firak zincirlerinin izleri sırtımızdan kalkmadı ey
Ey Filistin çiçeği!
Boynumuz bükük sana karşı…

7 Ağustos 2009 Cuma

Üzerime yüreğimden başka muska takmadan konuşmak istiyorum .....


isyanın şiirine...

Dağılan can parçalarımı bırakıyorum bu şiire…
Bir kurşunun inisiyatifine verip de bedenini kar beyaz düşlerini toprağa saran çocuk!
Kalbin patlamaya hazır bir mayın,
Yarım özgürlüğün dipsiz bir soykırımdır!
Acının tarifsizliğinde kanatları kopuyor kelimelerimin
Ne çok dehşet, ne çok korku var yeryüzünde.
Hangi yağmur boşaltmalı bu hüznü?
Sevgili, tutacak bir gün azize Meryem ellerimizi…Bir ihtilal tufanı biliyorken puslu sessizliğiyle yarını
Tahammülünü aşan bir isyan sürüyor toprağa son kurşununu.
Kerbelâ’nın âhı tutuşturuyor ömrümüzü
Kıbleni çevir sonsuzluğa,
Aydınlık pek yakında.
Aşkın kınından bir kılıç çekerek, karanlığa tutsak edip heveslerini,
Sevgili, sana zamansızlığı adamalı.Ah yağmur, çorak yüreğine hayat olup akar
İnsafsız elemlerle mayalanır zaman
Sonradan gelişir yumruğun
İçin dışın ızdırap olsa da
Mor umutlu ihtimallere dayarsın sırtını,
Sonrası göğümüze uzanan gökkuşağı…
Unutma sevgili,
Kısa mesafeli hüzünler can vermez bir şiire…!
İsmet Özel

Ey islam ümmetı KUDÜSE sahıp çıkın....!

Filistin Alimler Birliği, Müslüman alimleri; gece-gündüz saldırıya uğrayan Kudüs’e yardım etmeye çağırarak: “Nerede İslam ümmeti? Nerede Mu’tasım? Halid ibnu Velid Nerede? Ömer ibnu Hattab nerede? Yoksa 1 milyar Müslüman yiğitleri doğurmaktan kısır mı kaldı?” dedi.
Filistinli Alimler Birliği, 21 Ağustos 1969 yılında Mescid-i Aksa’nın bir Siyonist işgalcinin kundaklaması sonucu yanmasının yıldönümü dolayısıyla bir bildiri yayınladı.
Alimler Birliği, kelimelerin, Mescid-i Aksa’nın yakılmasının yıldönümünde 1,5 milyar Müslümanın Kudüs’ü kurtarmak için mutasımları ortaya çıkarmamasını ifade etmekten utandığını belirtti.
Alimler Birliği, Salahuddin Eyyûbi’nin minberini ve mübarek Mescid-i Aksa’yı 39 yıl önce yakan ateşin Müslümanların yüreklerinde hala yanmaya devam ettiğini belirterek, bu ateşin ancak; Kudüs’ün Siyonist işgalden kurtarılması ve başını hiç eğmeyen minarelerinde tekbir seslerinin yankılanmasıyla sönebileceğini ifade etti.
Filistinli Alimler Birliği yayınladığı bildiride ayrıca, tüm dünyadaki İslam alimlerine de seslenerek; ümmete mukaddeslerini açıklamak ve yöneticilere de sorumluluklarını hatırlatmak için ümmetin önderlik misyonunu üstlenmelerini istedi. Bildiride alimler olmadan ve alimler harekete geçmeden İslam ümmetinin ayağa kalkamayacağı da vurgulandı.
Ümmetin yöneticilerine de seslenen Alimler Birliği, ABD’ye bağlılıklarına son vermelerini, zilletten artık kurtulmalarını, Mescid-i Aksa’nın kendilerinden; kahramanlık, yiğitlik ve onurlu bir duruş beklediğini ifade etti.

filistanbul dan....

Ya rab belyı aşk ile aşina kıl benı ...Bır dem belayı aşktan etme cüda beni...

Ya râb belayı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inâyetini ehli derdden
Yani ki çok belâlara kıl mübtelâ beni
Oldukça ben götürme belâdan iradetim
Ben isterim belâyı çü ister belâ beni
Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigarımın
Geldikçe derdine beter et müptelâ beni
Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim
Vaslına mümkün ola getürmek saba beni
Nahvet kılıp nasib fûzûlî gibi bana
Ya râb mukayyed eyleme mutlak bana beni

Fuzulî

Ölüm seni sevmektir bir celladın elınde .....Bilmem hangi yürekte böyle sultandı ölüm..........

seninle karşılaşıp solduğum andı ölüm
yüzüne baktığında tutuşup yandı ölüm
çoğaldıkça çoğalan bir sevda ülkesinde
ellerine dokundun; sana inandı ölüm
o efsunlu, yağmurlu, hercai gözlerinden
uçan kelebekleri mutluluk sandı ölüm
akkor dudaklarından ağı düştü içime
yollarında yürürken sanki insandı ölüm
viran eylediğin gün yorgun hayallerini
ayrılıkla, hüzünle, aşkla sınandı ölüm
bir ömür vuslatını bekledi boynu bükük
bilmem ki aşk uğrunda neden kınandı ölüm
süründü yıllar yılı karanlık köşelerde
benim gibi kıvrandı, kahra dayandı ölüm
her akşam tufanında harap oldu güneşim
gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm
sensizliğin en ağır fermanıydı içimde
dudaklarımdan sızan bir damla kandı ölüm
ölüm seni sevmektir bir celladın elinde
bilmem hangi yürekte böyle sultandı ölüm

Nurullah Genç

Suriyeli alim Rramazan el-Buti hz ..................

Suriyeli alim Ramazan el-Buti, iki-üç sene kadar önce bir Cuma hutbesinde, ‘İslam ülkelerindeki mevcut liderlerin hiçbirisine fetih nasip olmaz’ demişti.Sebep?‘Çünkü fethin nasip olabilmesi için yapmaları gereken şeyi yapmıyorlar.’Nedir o?‘Secdeye kapanıp ağlamaktır… Kendi acizliğini idrak edip, tam bir teslimiyetle Allah Subhanehu ve Teala’ya iltica etmektir… O’nun rahmet ve bereketi için yakarmaktır… Günahlar ve hatalar için af dileyip, fethin önündeki engellerin kalkmasını gözyaşları içinde niyaz etmektir… Fatih Sultan Muhammed öyle yapmıştı… Varını-yoğunu ortaya koyduğu halde İstanbul’un fethi bir türlü nasip olmayınca, bir gece vakti secdeye kapanıp sabaha kadar ağlamış, tevbe etmiş, yalvarıp yakarmıştı… Ve sabahleyin secdeden kalktığında İstanbul’un kapıları ona açılmıştı… Yol budur… Dünyevi donanımlarınız ne kadar muhkem olursa olsun, bu yolu takip etmezseniz fetih size nasip olmayacaktır…’* * *Gazze’de bir mescitte kılınan teravih namazının sekizinci rekâtında, imam, A’raf suresinin 129′uncu âyetini okurken birdenbire durakladı.Gözlerinden yaşlar geldi.Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.Cemaat de onunla beraber ağladı.Rükû ve secdeye gözyaşları içinde vardılar…Ağlatan âyetin meali: “(Musa’nın toplumu): ‘Sen bize gelmeden önce de eza cefa görüyorduk, mucizelerle geldikten sonra da’ diye çıkıştılar. (Musa): ‘Belki de, Rabbiniz düşmanınızı yok ettikten sonra sizi ülkeye varis kılacak, bunun için de sizin tavır ve davranışlarınıza bakacaktır’ dedi.” Bu âyeti okurken hıçkırarak ağlayan imamı hepiniz tanıyorsunuz.O, İsmail Heniyye.Filistin’in muhterem başbakanı.* * *‘Acaba tavır ve davranışlarımızla fethi hak edecek miyiz, yoksa çektiğimiz bu acıların devamına müstehak mı olacağız?’ sorusunun altında ezilen ve gözyaşları içinde Alemlerin Rabbi’ne iltica eden İsmail Heniyye’nin o güzel hali, bana üstad Ramazan el-Buti’nin yukarıda mezkûr sözlerini hatırlattı.İçimden bir ses, “İşte bu lidere fetih nasip olacak inşaallah” diyor.Amin Ve’l Hamdu Lillahi Rabbi’l Âlemîn.

Hakan albayrak

Ssuskunluğun kadar sesin var senın...Kudüs kadar yüreğin var senın..

.
SUSKUNLUĞUN KADAR SESİN VAR SENİN



Baharında ölümü yaşayan çocuk..
Dünyalar kadar umudun
, Kudüs kadar yüreğin var senin.
Korkma! Hüzün ki en çok yakışandır sana
, Baharını da, umudunu da çalanların olsun zulüm,
Vazgeçme, yılma ve yıkılma!
Kudüs ki en çok yakışandır sana.
Hayatı orta yerinden kırılan çocuk! Korkma
!
Yıldızlar kadar düşlerin var senin,
Kudüs kadar büyüktür hayallerin
. Özgürlük ki, kalbinde başlayan bir yangındır, Korkma!
Elbet yetmez onu söndürmeye namlular,
Elbet yetmez onların hıncı
Yetmez özgürlük şarkılarını susturmaya.
Rüyalarına siyah hüzünler düşen çocuk! Korkma!
Barutta, ateşte düşer bir gün toprağa
, Söner, kül olur kötünün hıncı,
Kudüs ki sevdandır yakar gönlünü Korkma!
Yangının üstüne de serpilir bahar,
Acıların üstüne de serpilir umut, Korkma!
Ölümün üstünde de yeşerir hayat
Kalbinin orta yerinden vurulan çocuk! Korkma!
Öldükçe çoğalıyor hayatın,
Düştükçe yükseliyor çığlığın,
Attıkça çoğalıyor taşların
, Kara günlerin ortasından renkleniyor hürriyet
Bilmediğin seslere özlemin son bulmasın,
Savaştıkça kurtuluyor Kudüs'ün Umudunu bir aha bağlayan çocuk!
Ellerin, prangaların esaretinde olsa ne çıkar,
Prangalar bile özgürlüğün hevesinde
Hem bil ki; yetimlerin babası da seninle, Hiç korkma!
Ellerin üşümez yalnızlıktan
Onun elleri uzanır minik avuçlarına,
Isıtır, sarar, okşar şefkatli yüreğiyle
Hiç ağlama ve üzülme,
Kalbinin düştüğü Kudüs’te var olmak isterken,
Yüreğine saplanan acıların gölgesinde yitme Korkma
Öksüzlerin babası da seninle.
Yüreğinde kor büyüten çocuk!
Korkma ve yüklen senden başka kimsenin taşıyamayacağı cesareti
Haramilerin seslerinin üstüne
Kudüs kadar anlamlı düş Hiç üzülme,
Vesikalık fotoğraflarda kalmayacak senin hikâyen
Gözlerine korku sinmiş çaresizliğin gösterilmeyecek
her zaman Kudüs'ün önünde çiğnenmeyecek bedenin
Kudüs kadar yüreğin, attığın taşlar kadar umudun var senin.
Korkma Suskunluğun kadar sesin var senin.
Baharında ölümü yaşayan çocuk!
Rüyalarına siyah hüzünler düşen çocuk!
Hayatı orta yerinden kırılan çocuk!
Kalbinin orta yerinden vurulan çocuk!
Yüreğinde kor büyüten çocuk!
Umudunu bir aha bağlayan çocuk! Aldırma!
Vursunlar gözlerindeki mahzunluğunu
Vursunlar seni anlamayanlar, Kalbini paramparça etsinler
Yetim öksüz bıraksınlar Korkma!
Sonsuz hayat ki en çok yakışandır sana,
Irmağında susuzluğun diner, bahçesinde umudun yeşerir.
Sevgili(m) çocuk, sevgili(m) Filistin Üzülme!
Acılarda geçecek
Bir gün her şeyden geriye
Yıldızlar kadar düşlerin
Suskunluğun kadar sesin
Kudüs Sen
Özgürlük
Ve mutluluk şarkıların kalacak

Nurdal DURMUŞ

بقلم / الشيخ رائد صلاح

بقلم / الشيخ رائد صلاحرئيس الحركة الإسلامية في الداخل الفلسطيني
أنا الطفل الفلسطيني الحي الذي لم يرزقني ربي الشهادة كما رزق أخي "محمد الدرة" وكما رزق أختي "إيمان حجو"، وكما رزق بقية إخوتي الأطفال الشهداء!! أنا الذي قد أخطأتني رصاصات قناصة الاحتلال عشرات المرات بينما كنت أنام على فراشي في بيتي، وبينما كنت قائما في غرفتي خلف الشباك أراقب الدبابات وهي تسحق أشجار الزيتون، وبينما كنت في طريقي إلى الدكان كي أشتري لأخي الرضيع علبة حليب، وبينما كنت على مقعدي في مدرستي، وبينما كنت قائما لله تعالى في صلاتي !! نعم لقد أخطأتني رصاصة قناص الاحتلال قبل أيام حين مرت قرب أذني، وأخطأتني رصاصة أخرى مسحت شعر رأسي، وأخطأتني رصاصة ثالثة اندفعت بلهيبها بين قدمي، و أخطأتني رصاصات و رصاصات تراكضت تحمل الموت عبرت تؤُزّ عن يميني وعن يساري و من فوقي و من تحتي !! أنا الطفل الفلسطيني الذي أخطأتني قذائف الدبابات و راجمات الصواريخ و قنابل الطائرات و قذائف مروحيات الأباتشي الأمريكية !! فلا نامت أعين الجبناء !! .
أنا الطفل الفلسطيني الذي قد هدّموا بيتي فوق رأسي و فوق رأس أمي و أبي و إخوتي في مخيم جنين و مخيم بلاطة و نور شمس و في سائر مخيماتنا و قرانا و مدننا في الضفة الغربية و قطاع غزة !! فاستشهد أبي تحت ردم بيتنا الذي تحول إلى رجم حجارة ، و استشهدت أمي و هي تحمل أرغفة خبز فوق رأسها جاءت مسرعة بها لتطعمنا ، و استشهد إخوتي و هم في مواقف المواجهة لدحر الاحتلال !! أنا الذي ودّعت بيتي المهدوم و لم أعد إليه حتى الآن ، فأقمت أياما عند خالتي فهدموا بيتها ، ثم أقمت أياما عند عمتي فهدموا بيتها ، ثم أقمت أياما جوّالا متنقلا عند القريب و البعيد ، و ها أنذا طفل يتيم بلا أم و لا أب و لا إخوة !! ها أنذا طفل يتيم بلا بيت !! فهل تحملون جرحي ؟! و هل تجبرون كسري ؟! و هل تغيثونني لأبني بيتي من جديد ؟! ألست طفلا غاليا عليكم و كريما على نفوسكم ؟ ألست طفلا معتبرا من عالم الطفولة الإسلامية و العربية ؟! ألست كذلك ؟! لا تغفلوا عني و لا تهملوني و لا تتركوني وحيدا .
أنا الطفل الفلسطيني الذي خرجت بحفظ الله تعالى من تحت ركام بيتي حيا ، ثم طفقت أركض وسط الدمار في مخيمنا و من فوق رأسي الطائرات تطاردني و تطارد بقية أهلي الهائمين على وجوههم و الصارخين ، فمررت و أنا أركض في شوارع المخيم المجروفة و أزقته المحروقة ، مررت بجارنا (أبو محمود) شهيدا عند أعتاب بيته المهدوم ، و مررت بجارنا (أبو سعيد) جسدا بلا رأس و رأسه على بعد متر من جثمانه الغارق بالدماء ، و مررت بعشرات الأيدي المبعثرة هنا و هناك ، و التي لم أعرف أصحابها ، رغم أنني عرفت أن بعض هذه الأيدي الصغيرة كانت لأطفال صغار لعلي كنت قد تعلمت معهم في مدرسة واحدة ، و لعلي كنت قد لعبت معهم في حقل زيتون واحد ، و لعلي كنت قد ركضت معهم في بيارة البرتقال الواحدة ، و الآن أصبحوا شهداء ممزقين لا أرى عيونهم و لا وجوههم و لا ابتسامتهم ، بل أرى منهم الطفل الفلسطيني الذي رأى كل ذلك ، و رأيت الأرجل المبعثرة و من حولها قطع لحم و بقع دماء تحيط بها كما يحيط الإسار بالمعصم !! فَلِمن هذه الأرجل يا ترى ؟! هل هي لأخي الذي استشهد عند بوابات المخيم و لم أره بعد ذلك ؟! هل هي لعمي (صابر) الذي قيل لي عنه أنه قد تصدى لدبابة ففجّرها بعد إذ فجر نفسه بلا تردد ؟! هل هذه الأرجل لخالي (حمزة) الذي قيل لي عنه أنه وقف يدافع عن حرمة مسجد المخيم حتى مزقته قذيفة دبابات الاحتلال ؟! رباه ارحم نكبتي !! رباه ارحم غربتي !! رباه ارحم حسرتي !! لمن هذه الأيدي المبعثرة ؟! لمن هذه الأرجل المتناثرة ؟! لمن هذه الأجساد الممثل بها ؟! لمن هذه الوجوه المسمّلة العيون ؟! أنا الطفل الفلسطيني الذي رأيت كل ذلك و ما زلت أراه ماثلا أمام عيني طوال الوقت !! نعم ما زالت كل هذه المشاهد ماثلة أمام عيني رغم مرور أسابيع على دمار مخيمنا !! نعم ما زلت أرى كل هذه المشاهد و أنا آكل و أشرب ، و أنا أركع و أسجد ، و أنا في الشارع و المدرسة !! ما زلت أراها تلازمني ملازمة الروح للجسد في النهار ، و ما زلت أراها أحلاما تقتحم عليّ نومي كل ليلة !! فهل لي أن أنسى هذه المشاهد ؟ متى و كيف ؟! هل لي أن أرجوها كي تغيب عني للحظات رأفة بي حتى أستريح ؟! هل لهذه المشاهد أن تشفق عليّ و أن ترحمني و أن تودّعني و لا تعود ؟!! رباه يا أرحم الراحمين !! نهاري عذاب و ليلي هموم ، و دمعي سكيب و جسمي كلوم .. يا رب يا الله .
أنا الطفل الفلسطيني الذي رأى سيارات الإسعاف و هي تنقل مئات الجرحى من مخيمنا !! ، يا ويلتي ... إني أراهم الآن ماثلين أمام عينيّ !! ها هم أمامي ... صدقوني إنني أراهم يتعثرون بدمائهم فيسقطون على الأرض !! صدقوني إنني أراهم يتمرغون بالتراب صارخين و ناعبين أَلَماً و دماء !! صدقوني إنني أراهم و قد تدلت أيديهم و التوت أرجلهم و بُقرت بطونهم و تكسرت عظامهم و شجّت رؤوسهم !! يا ويلتي إنهم يزحفون رغم الجراح و الدماء و الآلام !! انظروا إليهم ... إنهم يزحفون في كل اتجاه على بطونهم و على ظهورهم و على جنوبهم !! بل إنهم يصرخون !! ألا تسمعونهم ؟ إنهم يطلبون النجدة !! إنهم يصيحون قائلين : "النجدة ... النجدة .. النجدة .. وا إسلاماه وا عرباه!! وا معتصماه!! وا صلاح الدين !!" .. ألا تسمعونهم ؟ إنهم يصيحون متألمين و ينادون : "إسعاف ... إسعاف إسعاف ... أيها المسلمون إسعاف !! أيها العرب إسعاف !! أيها العلماء و الأئمة و الدعاة و المصلحون إسعاف !! أيها الملوك و الحكام و الرؤساء و الزعماء إسعاف !! أيها المؤتمر الإسلامي إسعاف !! أيتها الجامعة العربية إسعاف !!" … يا لصرخاتهم تدوي في صدري و تسبح في قلبي و تدوّي في أذني !! إنهم أهلي و أهلكم يصرخون !! لا تقولوا لي : "و كيف تراهم و قد مضت الأسابيع على مجزرة مخيمكم و تم دفن كل الشهداء ، و تم نقل كل الجرحى ؟!!" ، أرجوكم لا تقولوا لي ذلك فالمأساة ما زالت تزداد بعد مرور أسابيع على مجزرة مخيمنا !! فإن كنتم لا ترون مأساتي فأنا ما زلت أراها تزداد !! نعم ... قيل في الفضائيات المختلفة إنهم فكوا الحصار عن الرئيس ياسر عرفات ، و لكن مأساة شعبي ما زالت تزداد !! قيل في الفضائيات المختلفة إنهم توصلوا إلى حل لأزمة كنيسة المهد ، و لكن مأساة شعبي ما زالت تزداد !! قيل في الفضائيات المختلفة إن السلطة الفلسطينية قد باشرت في الإصلاح السياسي فنقلت وزارة العمل إلى وزير الصحة و نقلت وزارة الرياضة و الشباب إلى وزير التعليم العالي و نقلت وزارة التعليم العالي إلى وزير العدل ، و لا ندري من سيقدر على حمل أعباء العدل و هموم المظلومين ؟! قيل لنا و لكم كل ذلك ، و لكن مأساة شعبي ما زالت تزداد ؟! قيل في الفضائيات المختلفة : "لقد جاء (تشيني) و ذهب (باول) ثم ذهب و جاء (تينت) ، ثم ذهب تينت و جاء باول . و لكن مأساة شعبي ما زالت تزداد !! قيل في الفضائيات المختلفة إن قوات الاحتلال قد انسحبت من مخيم جنين ، و لكنها عادت و اقتحمته مرات و مرات !! قيل في الفضائيات المختلفة إن قوات الاحتلال قد انسحبت من رام الله ، و لكنها اقتحمت بيت لحم !! و قيل إنها انسحبت من نابلس ، و لكنها اقتحمت طوباس !! و قيل إنها انسحبت من مخيم رفح ، و لكنها اقتحمت مخيم الشاطئ !! و هكذا دواليك ... ما زال جنود الاحتلال يقتحمون !! في الليل يقتحمون و في النهار يقتحمون !! ما زالوا يقتحمون و يهدمون البيوت !! و ما زالوا يقتحمون و يعتقلون الآلاف !! و ما زالوا يقتحمون و يقتلعون الزيتون و يحرقون البرتقال و يدمرون الحقول !! برنا و بحرنا و جوّنا ما زالوا يقتحمون !! و ما زالت مأساة شعبي تزداد !! قيل في الفضائيات المختلفة إن مجزرة مخيم جنين التي ذبح فيها جنود الاحتلال العشرات من أهلنا قد انتهت ثم توقفت !! و لكن إن ذبحوا العشرات من أهلنا في مجزرة مخيم جنين جملة واحدة فما زالوا يذبحون العشرات أسبوعيا بالتقسيط في الضفة الغربية و قطاع غزة ، و يقول قائلكم : "مأساة الشعب الفلسطيني تزداد و قد تم تشكيل حكومة فلسطينية جديدة" ؟!! ، أمعقول ؟! و كيف ذلك ؟! و أنا الطفل الفلسطيني أقول لكم : "مأساة شعبي ما زالت تزداد !! فشعب بلا لقمة طعام و لا جرعة دواء و لا حقن لدمائه و لا حماية لأعراضه و لا حفظ لمقدساته ... أليس في مأساة ؟!" ..
أنا الطفل الفلسطيني الذي لم يتوقف عن توديع الشهداء كل يوم !! فعلى مدار السنتين و أكثر ما زال لنا في كل يوم أكثر من جنازة و قبر و تابوت ، و ما زال لنا في كل يوم أكثر من بيت عزاء !! و ما زال لنا في كل يوم أكثر من ثكلى و أكثر من يتيم و أكثر من باكية نائحة و أكثر من ناعية جائحة !! ما زالت لدينا قوافل الأيتام تزداد يوما بعد يوم !! و ما زالت لدينا قوافل الأرامل و الثكالى تزداد يوما بعد يوم !! و ما زالت لدينا قوافل الجرحى و المعتقلين تزداد يوما بعد يوم !! ما زلت أتجوّل بين مئات البيوت المدمرة و آلاف البيوت المتصدعة !! ما زلت أمرّ بمسجد الخضراء المهدوم في نابلس ، و مسجد الشيخ زيد المهدوم في طولكرم !! ما زلت أمرّ بعشرات المساجد الأخرى و قد عاثت بها يد الاحتلال خرابا و إرهابا !! فكم من مسجد بالوا في محرابه ؟ و كم من مسجد حطّموا كبرياء منبره ؟ و كم من مصحف مزّقوه و استخدموا أوراقه عند قضاء حاجتهم ، و كم من مئذنة قصفوا شموخها العالي و الغالي ؟ و كم من مسجد أرادوا به كيدا و حرّقوه ؟!! .
أنا الطفل الفلسطيني الذي ما زالت تطارده الدبابات حتى الآن في كل رقعة من جرحنا الكبير في الضفة الغربية و قطاع غزة !! و ما زالت هذه الدبابات المتوحشة تطارد جدتي كلما تجرأت و صعدت إلى الجبل القريب منا لتحضر لنا بعض (الزعتر) أو أعواد (الميرامية) علّها تخفف من حدة جوعنا و مرضنا و عطشنا !! أنا الطفل الفلسطيني الذي ما زال يتنفس رائحة الموت في كل مكان !! نعم ما زلت أتنفس رائحة البارود و القنابل و الرصاص في كل مكان !! ما زلت أتنفس رائحة الحصار بعد الحصار كل يوم !! رباه ارحم هواني على المحتلين !! .
أنا الطفل الفلسطيني الذي يريدون إبعادي عن القدس الشريف و المسجد الأقصى المبارك طريدا أو سجينا ، و أنا أقول لهم : "بل سأحيا للقدس الشريف و الأقصى المبارك شهيدا ... شهيدا ... شهيدا" ... قول صدق

6 Ağustos 2009 Perşembe

selam ey nazımızın nazı davud taşlı çocuk...







selam
ey nazımın nazı
davud taşlı çocuk
selam

toprağa yalnızken düşene

Ve oradan çıkanakırılana yerileneVe kovulana.....
bir ömür boyubir dava boyu

Çöle vuranaa kasında kudüs’ü gazze’yi
Ve seni bırakana
ey gözümün nuru
hazanımda beni hüzne makber eden davetçi
Ve doğurgan analar
Ve eli taşlı çocuklar olacak olan oluncaya kadariz koyana
selamselam göğümden ip salan kuşa mescide beşiğe
Ve ondaki halid’e
atıldığı zaman taşa
gönlüme Islık çalan yaşa
düşerken yaprağa yaşına ve kurusuna hurmaya
dabbe için damlaya düştüğü an
görünmeyen hüdhüd’e küsüp giden bülbüle yasin’ebahara ve güleselam.....
selam filistin
selam intifada
selam davud taşlı çocuk selam ibrahim sözlü
caniffeti meryem olan anamVe bacım selam.....
bir gazze sokağında ah!
Çocuğumbir Muhammed halid yüreğibir şekaki yüreği olabilseydim
keşke toplayıp kavgamı
yaralı göğsüme değil gözlerime en gören yerin
intifada diye koyabilseydim
alıp filistin’ibatan bir iğne gibi ümmetin gözüne sokabilseydim
keşke
ey yüreği yüreğim olan arkadaş bunu yapabilseydim keşke
ama bir filistindir bu sabah yüreğim
orası kadar yetim bir duygu taşıyorum şimdi
ellerim sapanda gözlerim yollarda ömer bekliyorum
bir debedir’de gelen dostların bir kez daha gelmesini
Çünkü sözleri vardı geleceğiz dediler
Ve ben geleceklerine inanıyorum
ümidim şu gezen bulutlar kadar rahmet dolu ümidim
şu doğan güneş kadar hayat dolu sahi!
sen de böyle benim gibi misin?ey timsah gözyaşlarında yüzen dostum!
dedim ya benşu gezen bulutlar kadar rahmet doluyum hayat doluyum
Çünkü kitapta konuşurken duydum bahar yarındır,
dedi yarın
Çiçekler gülecek yarın yasinler büyüyecek
Ve hurmalar esmer olacak“sabah yakın değil mi? dedi








Filistin





































yüzünü göstermeyen çocuk hanzala...



HANZALA KİMDİR?

Hanzala kendini şöyle tanımlar:“Adım: Hanzala
Babamın adı: Önemli değil
lAnnemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948'i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar)
Kız kardeşimin adı: FatımaAyakkabı numaram:

Bilinmiyor, çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım

”En az sapan taşı kadar tehlikeli çizgiler çizen Naci Ali’yi "MOSSAD" katletti.
Ama Naci Ali'nin başlattığı çizgi savaşını şimdi bir kadın çizer sürdürüyor

.Filistin dramının en kanlı günlerinde dünya,
Hanzala ile İsrail katliamlarının şiddetini idrak edebiliyordu.
Hanzala, ünlü bir karikatür sanatçısı ve adı Filistin davası ile özdeşleşmiş olan Devrimci çizer
Naci Salim El Ali’nin tiplemesi olan Filistinli bir kız çocuğu idi.
Filistinlilerin ‘Devrimin Vicdanı’ olarak nitelendirdiği çizerin bütün çizgilerinde bir sembol olarak Hanzala’yı insanlar hep arka cepheden ve yamalı elbiseleri ile görüyorlardı
..Hanzala’nın etkisi o kadar güçlü idi ki, İsrail, kendisine en az çocukların attıkları sapan taşları kadar büyük zarar veren bu çizgi karakterin çizerini ortadan kaldırmakta görüyordu çareyi.
.Kendisini bir karikatür sanatçısı olmaktan çok, halkının davasına adamış isim olarak yaşamayı tercih eden Naci El Ali, takvimler 22 Temmuz’u gösterirken, Londra’da bir caddede bedenine saplanan mermilerle yere yığıldı
.Yaralı olarak en yakın hastaneye kaldırıldı. Bir ay süreyle hastanede yaralı olarak tedavi gören Naci Ali, bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı ve 29 Ağustos 1987'de vefat etti
.Yüzünü gizleyen çocuk HANZALA… Kanı ile Filistini çizen çocuk…“Maskeliler” ve “göbekliler”, 20 yıl boyunca kendileriyle mücadele eden “negatif” bir çocuktan kurtulmuşlardı… ama hesabını yapmadıkları bir gerçek vardı
:İsrail bayrağını taşlayan her Filistinli çocuk bir HANZALA'dır… Çünkü ancak HANZALA olmak, korkaklıktan, geri adım atmaktan ve göbekli Siyonistlere teslim olmaktan koruyabilir kendilerini
Ali, 1937'de Tabariye’nin Şecere köyünde dünyaya geldi. Yüzbinlerce Filistinli gibi o da 1948 yılında topraklarından sürüldü.
Filistin toprakları üzerine İsrail Devleti kurulduğunda, ailesiyle birlikte Lübnan’ın güneyindeki Sayda kenti yakınlarındaki Ayn-ül Hilva Mülteci Kampı’na sığındı ve canını kurtardı.
Kampta her Filistinli gibi acılar içinde yaşadı.
Ama çaresizliğe kapılmadı, zulme teslim olmadı.Ölümünden sonra Naci Ali “Kanı ile Filistin’i çizen sanatçı” olarak tanındı
. Naci Ali, geride 40 bin eser bıraktı
Her çizgisinin altında sırtı okuyucuya dönmüş küçük bir çocuk vardır.
Bu çocuk hep 10 yaşındadır. Çünkü Naci El Ali yurdundan kopartıldığında o yaşta idi.
Diken diken olmuş saçlarıyla
Hanzala, Filistin dramını haykırır dünyaya.
HANZALA.. Filistinli, yüzünü göstermeyen çocuk..

En çok sevdiğiniz üç şey denilse bakın onlar nedemiş...

EN COK SEVDIGINIZ 3 SEY NE DENILSE BAKIN ONLAR NE DEMİŞ:

Peygamber Efendimiz(aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki.
Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi:
güzel koku, helal nisa (kadın), gözüm nuru olan namaz
—Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) ise bana üç şey sevdirildi ya rasulullah:
senin yüzüne bakmak Kızımın Rasulullah’ın zevcesi olması,
senin yolunda mal harcamak —
Hazreti Ömer (radıyallahu anh)
: bana üç şey sevdirildi. İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek eski kaftan giymek
—Hazreti Osman(r.a): Dünyada bana üç şey sevdirildi. Aç doyurmak, kuran okumak, çıplak giydirmek
—Hazreti Ali (radıyallahu anh): bende dünyadan üç şeyi sevdim: misafire hizmet etmek, yaz gününde oruç tutmak, düşmana kılıç vurmak
—İbni Abbas (radıyallahu anh): Bana da üş şey sevdirildi: mahlûkattan uzlet, ile ünsiyet, ’a tövbekâr olmak —
Hazreti Hasan (radıyallahu anh): Bana da üç şey sevimli geldi: geceleri namaz kılmak, sözün doğrusunu söylemek, hastaları ziyaret etmek
—Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh): Ben üç şeyi sevdim: ’a. Muhabbet, için fukaraya şefkat, yolunda şahadet
—Hazreti Hamza (radıyallahu anh): Bana da üç şey sevimli gelir: Ahde vefa, emaneti eda, cemaate devam —Hazreti Ayşe: bana sevimli gelen üç şey: ana babaya ikram, helal kazanç, haramdan sakınmak
—Hazreti Fatıma ise: yetimlere şefkat, komşuya ihsan, fakir ve zayıflara merhamet Mikail (as): ağlayan göz, zikreden lisan, titreyen kalb —İsrafil (as): ilmiyle amil âlim, sabırlı zahid, acize yardım
—Azrail (as): ’a tevekkül, ’ın kaderine rıza, ’ın emrine itaat —Cebrail (as): delalette olanları hidayet etmeyi, itaatkâr olan gariplerle ünsiyet etmeyi, darlık içinde olan ailelere yardım etmeyi
VE..VE: —Cenab-ı Rabbul Âlemin hazretleri buyurdu:
sıkıntıları kaldırmak, günahları mağfiret etmek

, ayıplari setretmek ya biz ne cevab veririz acaba???

4 Ağustos 2009 Salı

Yaz beni ey kalem



sen beni yaz

.Yalnızlığımı ilmek ilmek geceye dokuduğumu,
Gözyaşlarımın damga damga kuruduğu kağıda
,Nasıl hüznü yazışımı yaz.
Yaz ki huzur bulayım
.Yaz ki sırtımdaki yükümü bir kenara koyayım
.Yaz beni Ey kalem.
!Sen yine beni yaz
Kabuk tutmuş acılarımı yaz;
Dokunsam kanayacak acılarımı.
Yaz ki bir koy gibi sakinleşeyim
.Denizin hırçın dalgalarıyla boğuşmuş,
Bir balıkçı teknesi gib
iArtık geri kalanlarla avunmayı bileyim
Yaz Bizi Ey kalem
.!Bu kez kendini de yaz.
Sahte gülüşlerimizi,
Yalancı mutluluk oyununu nasıl birlikte oynadığımızı yaz
.Sen bir doktor, bense hastan olurdum o oyunda
Hani iyi de oynuyoruz hâlâ
İşte onu yaz.
Unutmadan; sıkılınca o oyundan
Ve birde ayrılmak istemezken sevdiklerimizden
Ve işte o vakitlerdeKaranlığın izbe köşelerinde,
Attığımız sessiz çığlıklarımızı yaz bir de
.Kimsenin duymadığı,duvardan bize geri dönen sessiz çığlıklarımızı,
Boğazımızda düğümlenen hıçkırıklarımızı yaz.
Yaz ki artık bilinelim.Yaz ki artık yalnızlığımızı bir mahzene gömelim


Elif olmak zordur.

..Çünkü elif olmak;Yuvarlak bir dünyada dik durmanın,

Dik ve önde

,Belki acıyla

Ama, vazgeçmeden durmanın

,Dünya ne kadar dönerse dönsün

Olduğu yerde kalmanın adıdır elif olmak...

Kaç silah varsa elife çevrilir!Elif hep olduğu yerdedir..

.Silahlar patladığında ilk vurulan eliftir

!Zordur elif olmak...Elif olmak hep vurulmaktır

!Elif olmak yalnızca elif olmaktır...

Ne B, ne T, ne SElif...Yalnızca elif..

.Elif demeden hiçbir şey denilemez

.Ben elif dedimArtık her şeyi söyleyebilirim.

..Mevlana

HARFLERİN DİLİ....





Ayın harfi, cim harfi bir insanın heybetini,
azametini, dinçlik halini ortaya koyan harflerdir
.Elif harfine baktığımız zaman
, latif, ince, boylu poslu bir harftir
. O da bir hanımefendinin zarafetini ve insanın tevazuunu ifade eder.
Manevi yönden elif harfi bir insanın namazda kıyamdaki duruşunu gösterir
.Vav da insanın tesbih ve zikir halindeki duruşunu ifade eder
.Büsbütün Cenab-ı Hakk'ın karşısında mahviyete bürünmüş,
kendisini gizlemeye çalışmıştır
.Nun ne diyor?Üstündeki nokta ‘Rabb’im, ben senin için yandım, bittim' demektir.Noktayı aşağıya alalım, 'be'ne diyor?Be besmelenin başlangıcı. “Ben senin isminden başkasını bilemem ki, senin isminsiz yola çıkamam ki. Sen bana, toprağa basmama cesaret verdin, der. Alttaki nokta topraktır.
Kef'e bayılırım ben. Kef nedir?Duruşuyla asildir. Kef harfi, Cenab-ı Hakk'ın sınırsız kudretini gösterir. “Bakınız semaya, arza. İkisi arasında insanı şaşırtan bir dengesizlik var mı? Her şey bir denge içinde, her şey bir ölçü içinde. Kendinizi ayarlayınız.” der Allah(celle celalüh). Kef, insana dengeli olmayı hatırlatır
.Ya 'lamelif'in sevimliliğine ne demeli?Lamelif bütün uzaydaki gezegenleri, arştan, arza ulaştıran bir yoldur. Hani havada uçakların geliş gidiş yolları belli. Bütün insana gelecek ilhamların, insana gelecek güneş enerjisinin toprağa gidişinin, hepsinin bir yolu vardır. O yolla toprağı böyle kazır, işler
.Peki mim?Mim, Peygamber Efendimiz(aleyhissalatu vesselam)'i hatırlatır. Hem de o kıvrımlı estetik duruşuyla insanın bütün vücut hareketlerini. Asla sert köşeli değil. Yumuşak, kavisli halini hatırlar. İnsanoğlu hilkatinin sebebini bilince, ona göre kompozisyon yapar.Bir hat sanatkarı harfleri de bilmeli, manayı da. Kur'an'a vakıf olmalı. Ya hafız olacak, ya Kur'an'ı çok iyi okuyacak.Bunları bilmeden, yaptığı istiflerden bir şey çıkartamaz.
Hattat Yusuf Sezer